Türkiye’de Aşınan Özgürlükler: İmamoğlu Protestoları Bağlamı
Özet
Bu çalışma, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Mart 2025’te tutuklanması sonrasındaki gelişmeleri hukukun üstünlüğü ve kanunla yönetim kavramlarıyla inceler. Barışçıl toplantı hakkındaki kısıtlamaları, ifade özgürlüğü üzerindeki artan baskıyı ve yargı bağımsızlığındaki aşınmayı ele alarak Türkiye’nin anayasal düzeninin bugünkü durumuna bakar.
Giriş
Hukukun üstünlüğü modern demokrasilerin temelidir. Yalnızca hukuk kurallarının varlığını değil, bunların adalet, eşitlik ve insan haklarıyla uyumunu gerektirir. Kanunla yönetim ise adalet ve meşruiyetinden bağımsız olarak kuralların varlığına ve uygulanmasına odaklanır. Türkiye’deki son siyasi ve hukuki gelişmeler bu ayrımın uygulamadaki karşılığını gösterir.
İmamoğlu’nun tutuklanması ve sonrası
Mart 2025’te İmamoğlu çeşitli suçlamalarla gözaltına alındı ve tutuklandı; geniş kamuoyu tepkisi oluştu. Birçok kentte başlayan barışçıl protestolar yerel makamlarca yasaklandı ve polis tarafından güç kullanılarak dağıtıldı; çok sayıda kişi gözaltına alındı.
Oysa Anayasa’nın 34. maddesi herkese önceden izin almadan barışçıl toplantı ve gösteri hakkı tanır. AİHS’nin 10 ve 11. maddeleri de ifade ve toplantı özgürlüklerini temel hak olarak korur.
Hukukun üstünlüğü mü, kanunla yönetim mi?
Yalnızca tutuklama değil, kamusal itirazın bastırılması da hukukun üstünlüğünden açık sapmayı gösterir. Gerçek hukuk devletinde temel haklar anayasa ve uluslararası anlaşmalarla korunur; devlet bunlara keyfî müdahale edemez. Kanunla yönetimde ise siyasi gücün etkisiyle şekillenen metinlerin katı uygulanması otoriterliğe kapı açabilir.
“Hiçbir zaman gerçek bir hukuk devleti değildik, artık kanun devleti bile değiliz” sözü bu dönüşümü çarpıcı biçimde anlatır. Kanunların keyfî uygulanması ve temel özgürlüklerin sistematik kısıtlanması, bireysel hakların yanı sıra bütün siyasi düzenin meşruiyetini zedeler.
Sonuç
Tutuklama sonrası olaylar hukukun üstünlüğünde ciddi aşınmaya işaret eder; kanunla yönetim ilkesinin bile sürüp sürmediğini sorgulatır. Özellikle ifade ve toplantı özgürlüğünün sistematik sınırlandırılması demokratik toplum normlarıyla bağdaşmaz. Bu nedenle yalnızca hukuk metinlerinin değiştirilmesi değil, hukuk kültürünün kapsamlı yeniden inşası giderek daha acil bir ihtiyaçtır.
